Çerçevenin Dışından Bakmak
Elinde makineyle dolaşırken dünya bambaşka bir ritme bürünür. Sokaklar birer sahne, gölgeler ve ışıklar ise kaçırılmaması gereken birer kompozisyon unsurudur. Gözümüz sürekli netleme alanındadır, enstantane hızını hesaplar, diyaframın arkasındaki derinliği kurgularız. Amacımız o geçici güzelliği sonsuzlaştırmaktır. Fakat bu çaba bazen ironik bir tuzağa dönüşür. Her anı ve her detayı kalıcı kılma telaşı, hayatın en saf halini, yani o anın içinde kaybolma lüksünü elimizden alır.
Objektif, dış dünyayı kaydetmek için harika bir araçtır ancak aynı zamanda araya örülen keskin bir cam duvar gibidir. Vizörden baktığımızda dünyayı süzeriz, sınırlarız ve belirli bir çerçeveye hapsederiz. Oysa yaşam, o çerçevenin dışında, çok daha dağınık, gürültülü ve kusursuz bir akışla devam eder. Fotoğraf çekmek bir sanattır ama yaşamı ıskalamak pahasına yapıldığında, elde var olan tek şey yalnızlaşmış dijital dosyalardan ibaret kalır.
Makineyi eline aldığında zihin anında teknik bir moda geçer. Rüzgarın estiği yönü ışığın geliş açısına göre hesaplarsın, kahkahanın patladığı o saniyede enstantaneyi kaçırmamak için parmağın deklanşördedir. Oysa o anların özü, kaydedilmeye çalışıldığında parmakların arasından kayıp gider.
Mesela rüzgarın o anlık serinliği; bir sonbahar akşamı sahilde yürürken ya da yüksek bir tepeye tırmanmışken yüzüne çarpan o havadır. Fotoğrafçı gözüyle bakınca o an saçların uçuştuğu estetik bir kare ya da bulutların hareketidir. Fakat vizör indirildiğinde o rüzgar, sadece tende hissedilen ve zihni sıfırlayan saf bir özgürlük anına dönüşür. Gözlerini kapatıp o serinliğin teninde dolaşmasına izin verdiğinde, deklanşör sesinden çok daha derin bir şuradayım hissi bırakır insanda.
Kahkahalarda yükselen o samimi tını ise en net bu ikilemin yaşandığı andır. Karşındakinin gözündeki o neşeli parıltıyı kompozisyona dahil etmek istersin, en doğal anı yakalamak için seri çekime geçersin. Ama o kahkahanın içindeki o kırılgan, coşkulu ve zamanı durduran tınıyı kaydetmek imkansızdır. Makineyi indirdiğinde, o gülüşün ortasında kalırsın; karşındakinin gözlerinin içine bakarak o sesin havada nasıl dağıldığını, o anın içinde nasıl eridiğini gerçekten duyarsın. Fotoğraf o gülüşün fotoğrafıdır ama o anın ruhu sadece iki insan arasındaki o bakışmada saklıdır.
Sadece dalıp gitmenin getirdiği o sessiz huzur ise belki de en çok kaçırdığımız şeydir. Bir sahil kasabasında denize karşı ya da tarihi bir sokakta eski bir duvara bakarken dalıp gidersin. Vizör arkasındayken o duvarın dokusu, taşların üzerindeki gölgeler birer detaydır. Oysa makine boynundan çıkarılıp kollar iki yana bırakıldığında, o dalıp gitme hali zihni dinlendiren sessiz bir sığınak olur. Hiçbir şeyi çerçevelemeye, hiçbir anı geleceğe taşımaya çalışmadan, sadece zamanın akışına teslim olmanın getirdiği o sessizlik, insanın kendisiyle baş başa kaldığı en kıymetli andır.
Arada bir o makineyi boyundan çıkarmak, lensin kapağını kapatmak ve dünyayı hiçbir kayıt tuşuna basmadan izlemek gerekir. Bazen en iyi kare, hafızaya bile kazınmayan, sadece o anda yaşanıp tükenen anlardır. Hayatın akışını yakalamak için onu durdurmaya çalışmak nafile bir çabadır çünkü asıl güzellik akıp gitmesine izin verdiğimiz o durumlarda saklıdır.
Arada bir deklanşörden parmağımızı çekip sadece kendimiz için bakmaya ve izlemeye
Ne dersin?
Murat Topay