Solucan Bakışından Başaklara
Köklerimizden uzaklaşma ve geri dönme korkusu üzerine
Geçenlerde vizörümden toprağa, oradan da göğe doğru uzanan başaklara baktım.
Fotoğrafçılıkta buna ‘solucan bakışı’ diyoruz; yani dünyaya en alttan, toprağa en yakın
yerden bakmak.
Fakat o an gördüğüm şey yalnızca farklı bir çekim açısı değildi. Sanki toprak, kendi içinden
çıkardığı başağa bakıyordu. O kareye bu yüzden ‘Toprağın Başağa Bakışı’ adını verdim.
Çünkü başağa aşağıdan bakarken yalnızca bir bitkinin büyümesini değil; insanın doğma,
büyüme, köklerinden uzaklaşma ve sonunda başladığı yere yeniden dönme hikâyesini
görüyordum.
Başak hikâyesine toprağın içinde başlar. Karanlıkta, görünmeden… Sonra filizlenir ve
güneşe doğru uzanır. Geliştikçe toprakla arasındaki mesafe artar. Kökleri hâlâ oradadır ama
başak artık yukarıdadır.
İnsanın hayatı da buna benzemiyor mu? Biz de bizi var eden bir yerden başlarız: bir
aileden, bir coğrafyadan, değerlerden, alışkanlıklardan ve geçmişten. Sonra büyür, öğrenir,
değişir; başka yerlere gider, başka hayatlar kurarız. Ve bütün bunlar olurken başladığımız
noktadan uzaklaşırız.
Bir yerden uzaklaşmakla o yeri geride bırakmak aynı şey midir?
Başak yükseldiğinde toprağından kurtulmuş olmaz. Tam tersine, yükselmesini mümkün
kılan şey hâlâ görünmeyen kökleridir. İnsan ise yükseldikçe bunu zaman zaman unutur.
Hayat bize sürekli yukarıyı gösterir: daha fazla başarı, daha fazla bilgi, daha fazla imkân…
Yükseldikçe bulunduğumuz yeri kendimize ait, geride bıraktığımız yeri ise geçmişte kalmış
sanabiliriz.
Belki insanın yanılgısı, yükseldiği yeri kendisine ait sanarken onu oraya
taşıyan kökleri unutmasıdır.
Ama yükselmenin başka bir sonucu daha vardır. Başak yükseldikçe rüzgâra daha açık hâle
gelir. Boyu uzadıkça kırılma ihtimali de artar.
İnsan için de yükselmek yalnızca daha geniş bir ufuk değildir; kaybetme ihtimalinin
büyümesidir. Bir şeylere sahip oldukça onları kaybetmekten, bir yere geldikçe oradan
düşmekten korkarız. Kendimize yeni bir hayat kurdukça eski hayatımıza dönme düşüncesi
bizi rahatsız edebilir.Çünkü ‘başa dönmek’ sözünün içinde bile bir yenilgi duygusu vardır. Sanki bütün yol boşa
gitmiş, bütün yükseliş anlamsızlaşmış gibi… Oysa doğa aynı şeyi söylemez.
Başak olgunlaştığında artık ilk filizlendiği zamanki gibi dimdik yukarı bakmaz. Taneleri
doldukça ağırlaşır, boynu eğilir ve yüzü yeniden toprağa döner.
Başak en güçsüz olduğu için değil, en olgun olduğu anda eğilir.
Biz ise çoğu zaman eğilmeyi güçsüzlükle, geri dönmeyi başarısızlıkla, başladığımız yere
yaklaşmayı gerilemeyle ilişkilendiririz. Oysa başağın toprağa dönmesi, yolculuğunun boşa
çıktığı anlamına gelmez; tam tersine, o yolculuğun tamamlanmasıdır.
Topraktan çıkmıştır. Yükselmiş, güneşi görmüş, yağmuru ve rüzgârı yaşamış, olgunlaşmıştır.
Sonra yeniden yüzünü toprağa çevirmiştir. Ama toprağa dönen, bir zamanlar oradan çıkan
şeyin aynısı değildir. Artık içinde yeni bir hayatın imkânını taşıyan tohumlar vardır.
Belki insanın köklerine dönüşünü de böyle düşünmek gerekir. Köklerine dönmek geçmişe
sığınmak ya da eski hâline dönmek değildir. Çünkü geri dönen insan, yola çıkan insan
değildir. Arada yaşanmış bir hayat vardır.
Bu nedenle asıl mesele geri dönmek değil, nasıl geri döndüğümüzdür.
İnsanın kökleri yalnızca doğduğu yer değildir. Bizi var eden insanlar, değerler,
yaşanmışlıklar ve belleğimiz de köklerimizin parçasıdır. Bazen onlardan uzaklaşmamız
gerekir; çünkü insan ancak belli bir mesafeden baktığında nereden geldiğini gerçekten
görebilir.
Fakat uzaklaşmakla unutmak arasında fark vardır. Başak gökyüzüne ne kadar yaklaşırsa
yaklaşsın yaşamını hâlâ toprağa borçludur. İnsan da kendisini tamamen yeniden
kurduğunu düşünebilir; ama onu bulunduğu yere taşıyan görünmeyen birçok şey vardır.
Bize öğretilenler, bizi yetiştiren insanlar, yaşadığımız yerler, yaptığımız hatalar,
kaybettiklerimiz… Hatta bazen kaçmak istediğimiz şeyler bile kim olduğumuzu şekillendirir.
Ve sonra ölüm düşüncesi vardır. Topraktan gelir ve sonunda yeniden toprağa döneriz. Belki
toprağa dönüş fikrinden korkmamızın nedeni yalnızca ölüm değildir; kontrolün bizden
çıkmasıdır. Yükselirken yönü biz seçiyormuşuz gibi hissederiz. Dönüş ise hayatın yalnızca
bizim irademizden oluşmadığını hatırlatır.
Başak buna direnmez. Büyür, yükselir, olgunlaşır, eğilir ve döngüsünü tamamlar. İnsanın
farkı, bütün bunların farkında olması ve yaşadıklarına anlam vermek istemesidir.
Hayatta ne kadar yükseldiğimiz mi önemlidir, yoksa yükseldikten sonra bizi
oraya taşıyan toprağa hâlâ bakabiliyor olmamız mı?Fotoğrafı çekerken toprağın seviyesindeydim. Vizör yukarı bakıyordu. Başaklar gökyüzüne
doğru yükseliyordu. Ama onları mümkün kılan şey kadrajın en altında, hatta büyük ölçüde
görünmeyen yerdeydi: toprak.
Belki insan hayatında da bizi ayakta tutan şeylerin çoğu böyledir. Göze görünmez,
başarılarımız kadar dikkat çekmez; ama oradadır.
Bir dahaki sefere bir başak tarlasına baktığınızda belki yalnızca başaklara bakmayın. Bir an
için onların başladığı yere de bakın. Sonra kendinize şunu sorun:
Ben ne kadar yükseldim değil; yükselirken ne kadar uzaklaştım ve
uzaklaştığım şeye bugün nasıl bakıyorum?
Belki köklerimize dönmek her zaman bir düşüş değildir. Bazen başladığımız yere yeniden
bakabilmek, yol boyunca ne kadar değiştiğimizi anlamanın en sahici yollarından biridir.
Yükselmek, köklerimizi geride bırakmak değildir.
Murat Topay
Fotoğraf Eğitmeni